Ideallyfree
Elde tutulan akıllı telefonda üst üste yığılmış bildirimler
Fotoğraf: Emmanuel Jason Eliphalet, Pexels
REKLAM ALANIMarkanız Burada Yer Alabilir728 x 90
Ana sayfa » Yönetim » Uyarıları Kimse Okumuyorsa Suç Kimde?

Uyarıları Kimse Okumuyorsa Suç Kimde?

Telefon bildirimlerini açmadan kaydırıyorsanız, iş yerindeki sistem uyarılarına da aynısı oluyor. MIT Sloan araştırması sorunun kullanıcıda değil, sistemi kuranlarda olduğunu söylüyor.

Telefonunuza gelen bildirimlerin kaçını açmadan kaydırıyorsunuz? Çoğu insan için cevap “neredeyse hepsini”. İş yerindeki sistemlerin uyarılarına da aynısı oluyor ve bir araştırmacıya göre bu, kullanıcının değil sistemi kuranların sorunu.

Kullanıcıya Kesilen Fatura

Bir sistemin uyarıları görmezden gelinmeye başladığında, bir proje beklenen sonucu vermediğinde ya da ekip yeni yazılımdan şikâyet ettiğinde açıklama genellikle kullanıcı tarafında aranır: sistem benimsenmedi, eğitim yetersiz kaldı, insanlar değişime direndi. Bu açıklama makul görünür ve bir sonraki adımı da hazır getirir: daha fazla eğitim.

Duke Üniversitesi Fuqua İşletme Okulu’ndan araştırmacı Curtis A. Merriweather Jr., MIT Sloan Management Review’da 6 Ekim 2026’da yayımlanan yazısında bu hazır cevabın kendisinin bir sorun olduğunu söylüyor. Ona göre şirketler başarısız bir dijital yatırımı incelerken iki ayrı şeyi tek bir şeymiş gibi değerlendiriyor: verinin kalitesini ve sistemin kullanılabilirliğini. Bu ikisi farklı yollardan işliyor, farklı biçimlerde bozuluyor ve birini düzeltmek diğerini düzeltmiyor.

Sonuç Merriweather’ın deyişiyle tekrar eden bir döngü: Yanlış soruna yapılan düzeltici yatırım, ardından yine beklentinin altında kalan bir sistem, ardından yine yanlış bir teşhis.

564 Doktordan Çıkan Ders

Bu tespit bir fikir yazısından değil, bir araştırmadan geliyor. Duke Üniversitesi Fuqua İşletme Okulu’ndan araştırmacı Curtis A. Merriweather Jr., Case Western Reserve Üniversitesi’nden Kalle Lyytinen ve David Aron ile Vanderbilt Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Michael R. Cauley ile birlikte 32 farklı uzmanlık alanında çalışan 564 hekimle anket yaptı.

Soru şuydu: Elektronik hasta kayıt sistemlerinde verinin kalitesi ve sistemin tasarımı, doktorun kafasındaki yükü nasıl etkiliyor? Çalışmanın tamamı npj Digital Medicine dergisinde yayımlandı.

Araştırmacılar zihinsel yükü ikiye ayırıyor:

  • Verimli yük. İyi, eksiksiz ve konuyla ilgili bir veriyle karşılaşan kişi daha derin düşünür. Bu yorgunluk değil, iyi kararın ta kendisi. Merriweather’ın ifadesiyle daha iyi veri, doktorların önemli olan şey üzerine daha çok düşünmesini sağlıyor.
  • Boşa giden yük. Fazla tıklama, iş akışına uymayan ekranlar, her şeye çalan uyarılar, kalabalık bir arayüz. Bunlar karara hiçbir katkı yapmadan zihinsel kapasiteyi tüketiyor.

Sonuçlar iki etkiyi de net biçimde gösterdi. Veri kalitesi doktorların zihinsel katılımını güçlü biçimde artırdı. Sistemin kullanılabilirliği ise bu etkinin bir kısmını ters yönde dengeledi; iki etkinin büyüklüğü birbirine oldukça yakın çıktı. Bilgi bombardımanı hissi de her iki yolun arasında aracı rol oynadı. İlginç olan şu: Veri kalitesi arttıkça doktorlar kendilerini bilgiye daha az boğulmuş hissetti. Bunun sebebi verinin azalması değil, sinyalin netleşmesiydi.

Araştırmanın hastanede yapılması sonucu yalnızca sağlık sektörüne ait kılmıyor. Yazara göre bu mekanizmalar, işini dijital sistemler üzerinden yapan bütün bilgi çalışanları için geçerli.

İki Farklı Arıza, Tek Bir Teşhis

Birinci senaryo: Veri iyileşti, ekran kötüleşti. Şirket veriye ciddi yatırım yapıyor, veri gerçekten düzeliyor. Ama o veriye ulaşmak için daha fazla adım, daha fazla tıklama gerekiyor. Kullanıcının toplam yükü, veri iyileştiği hâlde artıyor. Kararlar yavaşlıyor, ekip yoruluyor ve yönetim dönüşümün başarısız olduğuna karar veriyor.

İkinci senaryo: Ekran güzelleşti, veri aynı kaldı. Bu kez arayüz sadeleşiyor, panolar yenileniyor, tıklama azalıyor. Ama altındaki veri eksik ya da tutarsızsa iyi karar için gereken düşünme hiç başlamıyor. Merriweather bunu tek cümleyle özetliyor: Sistemi kullanmak kolaylaştı, kararlar iyileşmedi.

Yazar bunu varsayımsal bir örnekle somutlaştırıyor. Bir finans şirketi piyasa bilgisini, portföy analizlerini ve risk sinyallerini tek bir veri platformunda topluyor; veri kalitesi ölçülebilir biçimde artıyor. Ancak analistlerin bu veriye ulaştığı arayüz başka bir tedarikçi tarafından, başka bir takvimle yapılmış: Bir şirketin tam profilini görmek için sekiz adım gerekiyor, uyarı eşikleri karar vermeye göre değil, mevzuata uyuma göre ayarlanmış. Verimlilik duruyor, kıdemli çalışanlar ayrılmaya başlıyor. İnceleme ekibi platformun benimsenmediğine karar veriyor ve bir eğitim programı başlatıyor.

Veri yatırımı doğruydu, sistem tasarımı değildi. İkisi baştan ayrı ayrı incelenseydi, yazara göre sorunun yeri bulunabilir, düzeltilebilir ve yanlış teşhisin maliyetine kıyasla ucuza çözülebilirdi.

Veriyi Düzenlemenin Dört Kuralı

Merriweather’a göre veri tarafında işi yapan şey daha fazla veri değil, daha iyi düzenlenmiş veri. Bunun için dört uygulama öneriyor:

  1. Tekrarı kaldırın. Aynı bilgi sistemin birden fazla yerinde görünüyorsa kullanıcı içerikten düşünmeyi bırakıp hangi kaydın doğru olduğunu kontrol etmeye başlıyor. Bu kontrol hiçbir karar değeri üretmiyor. Tekrarı kaldırmak hem bu emeği siliyor hem de geriye kalana güveni artırıyor.
  2. Verinin nereden geldiğini gösterin. Bir bilginin ne zaman ölçüldüğü, hangi süreçle elde edildiği ve ne kadar güvenilir olduğu ekranda görünürse, kullanıcı kaynağı doğrulamakla vakit kaybetmiyor ve karar vermeye daha erken başlıyor.
  3. Kritik alanları zorunlu kılın. Önemli bir karar anında eksik çıkan bilgi iş akışını kesiyor ve insanları doğaçlamaya zorluyor. Veri girişi, temel kararlar için hayati olan alanların etrafında kurulursa eksikler varsayılan durum olmaktan çıkıyor, istisna olarak göze çarpıyor.
  4. Uyarı eşiklerini gözden geçirin. Sürekli çalan uyarı, insanlara uyarıyı kapatmayı öğretiyor. Merriweather bu uyarı yorgunluğu için açık konuşuyor: Bu “bir kullanıcı davranışı sorunu değil, bir yönetişim hatası.” Her eşik aslında dikkatin nereye yönlendirileceğine dair bir karar. Eşikleri yalnızca gerçekten bir şey yapılması gerektiğinde uyarı verecek şekilde yeniden ayarlamak, yazara göre en yüksek getirili iyileştirmelerden biri ve yeni bir teknoloji gerektirmiyor.

Aynı Hata Yapay Zekâda Daha Büyük Ölçekte

Yazının belki de en güncel kısmı burası. Merriweather, yapay zekâ destekli karar araçlarına yapılan yatırımların da aynı teşhis hatasına düştüğünü söylüyor, üstelik daha büyük ölçekte. Yöneticiler bu araçları modelin doğruluğu, kullanım oranı ve verimlilik kazancıyla ölçüyor. Bunlar gerekli ama yeterli değil.

Öneriler bağlamsız geliyorsa, önerinin neye dayandığını anlamak için ekranlar arasında dolaşmak gerekiyorsa ya da bildirimler kimsenin bakmadığı bir yığına dönüşmüşse, boşa giden yük iyi önerinin getirdiği faydayı yiyip bitiriyor. Arayüze yatırım yapmadan önerileri iyileştirmek de tanıdık sonuca götürüyor: Araç suçlanıyor, eğitim sorgulanıyor, çalışanlar mercek altına alınıyor ve asıl tasarım sorunu yerinde duruyor.

Yazar yapay zekâ yatırımında üç niteliğe bakılmasını öneriyor:

  • Verinin, istediği düşünme emeğine gerçekten değmesi.
  • Arayüzün bilgiye ulaşmayı ve harekete geçmeyi kolaylaştırması.
  • Neyin, ne zaman ve hangi aciliyetle gösterildiğinin dikkati dağıtması değil, önemli olana yönlendirmesi.

Proje Yöneticisinin Gözünden: Sorun Araçta Değil, Süreçte

Bu tablo proje yönetiminde çok tanıdık bir hatayı hatırlatıyor: Sorunun kaynağını bulmadan çözüm satın almak. Geçen hafta yazdığım projelerin neden sessizce battığına dair yazıda asıl riskin toplantıda söylenmeyen itirazlar olduğunu anlatmıştım. Kolay kazanılan zaferlerle ilgili yazıda da aracın değil, aracın etrafında hiç değişmeyen işin belirleyici olduğunu yazmıştım. Merriweather’ın çalışması bu iki gözleme üçüncü bir halka ekliyor: Proje bittikten sonra yapılan değerlendirme bile yanlış soruyu sorabiliyor.

Yazarın yöneticilere çağrısı da tam bu noktada. Uyarı ayarları, arayüzün mantığı, iş akışı tasarımı ve veri eşikleri birer bilgi işlem ayarı değil; performansı doğrudan etkileyen düşünme ortamı kararları. Yöneticilerin bu kararları uygulama ekiplerine, tedarikçilere ya da sistem yöneticilerine bırakmak yerine görünür kılması gerekiyor.

Kullanılabilirlik tarafında büyük bütçeye de gerek yok. Bu alanın en bilinen adreslerinden Nielsen Norman Group, en önemli sorunları bulmak için genellikle 5 kullanıcıyla test yapmanın yettiğini ve testin tasarım bitmeden, erken yapılması gerektiğini söylüyor. Sona bırakılan testte çıkan sorunların çoğu yapısal oluyor ve düzeltmek neredeyse sistemi yeniden kurmak anlamına geliyor.

Kapanış Toplantısına Götürülecek Sorular

Merriweather’ın yöneticiler için önerdiği sorulardan yola çıkarak bir sonraki proje değerlendirmesinde şunları ayrı başlıklar olarak masaya koyabilirsiniz:

  • Sistem doğru bilgiyi bulmak için gereken emeği azaltıyor mu, artırıyor mu? En sık yapılan iş kaç adımda tamamlanıyor?
  • Uyarılar gereğini yaptırıyor mu, yoksa insanlar onları kapatmayı mı öğrendi?
  • Kullanıcının sistemle harcadığı zaman daha iyi kararlara mı dönüşüyor, yoksa yapısal bir sürtünmeye mi gidiyor?
  • Her karar anında ekranda hangi sinyaller var ve bunlar doğru sinyaller mi?
  • Karmaşık kararlarda hata oranı artıyor mu? Üst kademeye taşınan sorunlar çoğalıyor mu? Deneyimli çalışanlar eskisinden daha kısa sürede ayrılıyor mu?

    Yazara göre bu işaretler çoğu zaman yetenek ya da motivasyon eksikliğini değil, kötü bir düşünme ortamını gösteriyor.

Bu soruları konuşacağınız toplantının kendisi de bir süreç. Gündemi önceden paylaşılan, kararları ve sorumluları yazıya geçirilen bir toplantı, yanlış teşhisi masada yakalamak için en ucuz araçlardan biri. Bunu toplantı gündemi ve toplantı notları üzerine yazdığım İngilizce yazıda daha ayrıntılı anlatmıştım.

Eğitim Her Zaman Cevap Değil

“İnsanlar değişime direniyor” açıklaması çoğu zaman yöneticinin konforlu bulduğu bir şeydir. Sorunu kullanıcının tarafına koyar, sistemin ve verinin sorgulanmasını erteler. Merriweather’ın araştırması bu rahatlığın bedelini gösteriyor: Yanlış teşhis, bir sonraki yatırımın da yanlış yere gitmesi demek.

Bir dahaki sefer bir ekip yeni sistemden yorulduğunu söylediğinde, önce ekibe değil ekrana ve veriye bakmayı deneyin. Kimsenin okumadığı bir uyarı, çoğu zaman kullanıcıdan değil, onu o eşiğe ayarlayan karardan haber verir.

Funda Tabak

İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Anadolu Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri mezunu, PMP® sertifikalı bir proje yöneticisidir. Kariyerine satış ve pazarlamayla başlayan Funda Tabak, Sa-ba, Döksan ve Araymond gibi üretim firmalarında ve Coca-Cola İçecek, Turkcell ve Mercedes-Benz gibi markaların projelerinde çalıştı. Orta Doğu’da C-level yöneticilere yönelik eğitim programları geliştirdi; Ekonomi Bakanlığı destekli “Küresel Rekabet Yolunda Kurumsal Dönüşüm” ve Küçükçekmece Belediyesi’nin “Küçük Mucitler Büyük İcatlar” projelerinde görev aldı. Bugün Dubai merkezli bir şirkette proje yöneticisi olarak çalışıyor, 2010’dan bu yana IdeallyFree’nin içerik süreçlerini koordine ediyor.

Add comment

REKLAM ALANIMarkanız Burada Yer Alabilir728 x 90